Gecenin karanlığı, yazarın kalemine akan siyah mürekkebin karanlık
tiniydi. O tin ki; aynı ruha da sirayet ederek kağıdın ırzına geçilmesini
engellemeyi güç kılan ağır bir suçun birinci dereceden faili. Faili meçhul
yağmurlu bir kış gecesi cinayetinin, yağmurun bile toprağa karıştıramadığı
elleri kanlı tek şüphelisiydi gece. Eğer
yeterince dikkatli bakarsanız, silik bir kadının uçları morarmış memelerinden
aktığına tanık olabilirdiniz. Bir cinayetten doğup, nice gayr-i meşruya analık
eder, ışığı açık kalmış tek odasında Renkli Rüyalar Oteli'nin. Kendisini apar
topar atmayı hayal ettiği görünen en yakın otobandaki, görülen veya rivayet
edilen hiçbir zaman diliminde geçmeyen ve geçmeyecek olan tek umut
tekerleklisine atlayıp deniz gören memleketlere karışmaya hevesli bir fahişe
gibi. Renkli Rüyalar Oteli'nin ışığı sönmeyen tek odasında, belki de on
yıllardır kurulan reankarne bir hayal gibi. Bacaklarından raks ederek süzülen,
verimli topraklara kabul edilmeyip kovulan o son yazdan kalan, ağız sulandıran
Akdeniz turunçgillerinin tohumları gibi. Soyu tükenmeye ramak kalmadan, hiçbir
tür endemik değildir. Kadınlığından ağdalı bacaklarında intikam türküleriyle
yok olmaya uzanan endemik bir türdü cennetinden kovduğun döller, ey kutsal ana.
Karanlık, beyaz çarşafta kalmış hiç aydınlanmayacak geceler kadar
alacakaranlık. İlk düşüşünün acısından akan kanı tanıyan ve asla düşüşten
önceki kadar masum kalamayacak bir sübyan. Annesini hiç tanımamış bir sübyanın,
kendi kanında gördüğü aynı karanlık. Hem varlığı hem yokluğu simgeleyen
imgelerden hep yokluğu seçmiş bir meçhul bilinçdışı gibi. ''Bembeyaz'',
kefenler. ''Kıpkırmızı'', kanlı bir cinayet. Aydınlığı tarafından asırlarca
ihanete uğramış bir gece. Avcı ve yüzyıllarca aç kalmış dişlerin arasına sıkışmış
bir masum meme. Bir ana, bir karanlık. Irzına geçilmiş bir beyaz sayfa.
Kuyucaklı Yusuf Kaymakam Salâhattin Bey’in önce oğlu, sonra damadı olan ve eli kalem tutmayan Yusuf’u Kaymakamlığa tahrirat katibi olarak tayin ettiği ilk günün sonu gelmiş, birlikte dönecekleri evlerinin yolu tutulmuştu. Bey, kendi kendine söyleniyormuş edasıyla, geçerliliği belki hiçbir çağda değişmeyecek şu cümleleri kurdu: “Bu iş sana göre değil, ama ne yapalım? Biliyorum, canın sıkılacak ama insan yavaş yavaş alışır. Gördün ya, kimsenin bir iş yaptığı yok. Mesele o odanın içinde beş on saat oturuvermekte... Öyle ya, herhalde böyle boş oturmanın da bir hikmeti var. Bir bakarsın, hükümetteki işlerin hepsini eli kalem tutan iki kişi bile çevirir dersin. Lakin o kalabalık olmasa âlem birbirine girer. Mesele memurların yaptığı işte değil, onların mevcut olmasında. Şimdi sen o tozlu odada oturdukça kendi kendine: “Benim burada ne lüzumum var?” diyeceksin. Yanlış!... Mademki sen bir kere hükümet kapısından içeri adımını attın, artık lüzumlusun. Sen olmasan muhakkak bir yerde bir aksa...
Yorumlar
Yorum Gönder