Kendimi ne zaman durgun bir suyun üzerine serbest, aslında biraz da yer çekimini yenmiş olmanın verdiği hafiflikle bıraksam, nefes alışverişimi dinlerim. Suyun altındaki sürrealite ile yaşayabileceğimiz yegane yer olan kara arasında bir elçi olduğumu hayal eder, düşünür dururum. Her soluk alışımda, ciğerlerime hava dolup göğüs kafesim şiştikçe yüzeye, daha yukarı itilir, aynı soluğu derin bir şekilde verdiğimde dibe doğru çekilirim. Hayır, bunu bildiğim basit fizik kurallarıyla açıklamak istemiyorum. Aslında olan şu: Eğer hayat tarafından dibe çekildiğinizi, daha doğru bir tabir ile dibe “itildiğinizi” hissediyorsanız, aslında tek yapmanız gereken bir kez daha güçlü bir soluk almak. Gerisini evren nevi şahsına münhasır yasaları ile halletmeye hazır. Ta ki, anne rahminin ihtişamlı sularından, ilk nefes ile içine daldığımız yaşamdan beri.
Kuyucaklı Yusuf Kaymakam Salâhattin Bey’in önce oğlu, sonra damadı olan ve eli kalem tutmayan Yusuf’u Kaymakamlığa tahrirat katibi olarak tayin ettiği ilk günün sonu gelmiş, birlikte dönecekleri evlerinin yolu tutulmuştu. Bey, kendi kendine söyleniyormuş edasıyla, geçerliliği belki hiçbir çağda değişmeyecek şu cümleleri kurdu: “Bu iş sana göre değil, ama ne yapalım? Biliyorum, canın sıkılacak ama insan yavaş yavaş alışır. Gördün ya, kimsenin bir iş yaptığı yok. Mesele o odanın içinde beş on saat oturuvermekte... Öyle ya, herhalde böyle boş oturmanın da bir hikmeti var. Bir bakarsın, hükümetteki işlerin hepsini eli kalem tutan iki kişi bile çevirir dersin. Lakin o kalabalık olmasa âlem birbirine girer. Mesele memurların yaptığı işte değil, onların mevcut olmasında. Şimdi sen o tozlu odada oturdukça kendi kendine: “Benim burada ne lüzumum var?” diyeceksin. Yanlış!... Mademki sen bir kere hükümet kapısından içeri adımını attın, artık lüzumlusun. Sen olmasan muhakkak bir yerde bir aksa...
Yorumlar
Yorum Gönder